-Sayın Mustafa Tuna yıl 1944...Siz Seyitgazi’lisiniz, komşu kızına tutuluyorsunuz. Ama babanız evlenmenize karşı çıkıyor. Neden?
-Kızın babası Rum'dan dönme idi Babam ‘Ben soyuma Rum kanı katmam’ diye itiraz etti. Kanımıza karışmasın dedi. Belki de isabetliydi. Düşüncesi öyleydi. Ama gönül ferman dinlemediği için, biz kızı kaçırmak zorunda kaldık.
-Nasıl ve kiminle kaçırdınız?
-Arabacı Raşit vardı. Arkadaşımdı. Kız nişanlanınca, biz Raşit’in arabasıyla kaçırmaya karar verdik. Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren... Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iş bitiyor, biz bunu önleyelim dedik. Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Birgün önceden de atları nallatmışız. Herşey hazır. Kız testileri su doldurup, omuzuna almış. Sokak dar kaçacak-göçecek yer yok. Sabahın da körü... Saat 7-8 gibi. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omuzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk. Kalabalık bir gündü. Arabacı yolu şaşırdı. Planladığımız yola gitmedi. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Kız bağırıyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit’i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim ama, bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başı boş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Eskişehir tarafından geliyor. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp, orman yoluna saptı araba.
-Ve ormanların gümbürtüsü başladı. Hangi ormandı bu?
-KIZILTEPE ORMANI diyoruz. Şu karşıdaki orman, Eskişehir yolunda. Atlar ormanın içine daldı. O arada millet de peşimize düşmüş... Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan. Üstümüze geldiler. Nihayet arabayı çevirdiler. Teslim olmak zorunda kaldık.
-Alıp götürdüler sizi...
-Götürdüler, tevkif ettiler..27 gün yattım. Sorgu hakimi samimi bir arkadaşımdı. Ben o zamanlar Halkevi çalışmalarına katılıyorum. Oradan tanışıyoruz. Beni hapishane bahçesinde volta atarken görmüş, işaret etti bana. ‘Hayrola n’apıyorsun orada?’ diye sordu. Ben de ellerimi üstüste çaprazlayıp, tevkif edildim dedim. Gardiyanı gönderdi ‘yaz, tahliyemi istiyorum de’ dedi. Yazdım, imzaladım. ‘Sen aşağı in. Şimdi seni bırakacaklar’ dedi. Aşağı indim, beni tahliye ettiler. O zaman sorgu hakiminin yetkisi vardı. Ben tahliye oldum. Ama mahkeme devam ediyor. Dosya ağır cezaya, Eskişehir‘e gönderildi. Duruşmaya çağırdılar. Mahkemeye gittim. İlk duruşmada beni tevkif ettiler.
-Suç kız kaçırma tabii ki ?
-Evet evet. 431’e 62 inci madde gereğince dava açıldı. Mahkeme devam ediyor. İkinci duruşmaya kardeşimle babam, RAZİYE’yi de getirdiler.
-Babanız araya girdi yani?
-Evet, babam araya giriyor, kızın ifade vermesini istiyor. Alıp mahkemeye kızı getiriyorlar. ‘Ben gönlümle gittim. Beni kaçıran olmadı. Yaşım küçüktü,beni zorla evermek istediler, ben de Mustafa’ya rızamla kaçtım. Zorla filan götürülmedim.’ Bunlar zapta geçti. Savcı itiraz etti: ‘Kızın yaşı küçük, tanıklığı geçerli değil‘ dedi. Ben de ‘Sayın yargıç, akit kişiyi reşit kılar. O zaman küçüktü ama, olay olmuş. Kişi reşit sayılır ‘ dedim. Beraatimi ve tahliyemi istedim. İçeri girdiler, bir saat kadar kaldılar. Sonra kararı açıkladılar. Bir seneye mahkum edildim. Yalnız bu arada bir şey anlatmam gerek KARAKULAK diye biri var Seyitgazi’de... Varsıl. Benim onunla bir meselem var. Ben ilk 27 gün yatıp çıktığımda, peşime adam takıyor...Beni vurdurtmak istiyor. Adamın birine yüz lira veriyor. O da benim arkadaşımdı. Gelip bana durumu anlattı. Biz o yüz lirayla,gidip güzel bir rakı içtik. Sonra Karakulak’ı yolda çevirip rezil ettim. Beni vurdurtmak için verdiği yüz lirayla içki içtiğimizi söyledim. Boynuma sarıldı, gönlümü aldı. Dayı yeğen olduk. Aramız iyileşti. Ama sonradan öğrendim ki, bir senelik tevkifatımda onun parmağı var. Benim ceza almam için mahkemeyi etkilemiş. Yıl 1944, tek parti dönemi...Bu tür şeyler kolay oluyordu. Velhasıl biz bir yıl yatacağız. Ben temyiz ettim, fakat savcının kızı da mahkeme kaleminde memur olarak çalışıyor. Kayıttan geçirdiğim dilekçeyi, temyize göndermiyor. Ama dilekçenin tarih ve numarası elimde var. Bana karar tebliğ ediliyor, bakıyorum temyiz isteğim yok...Yazmamışlar. İtiraz ettim. Elimdeki tarih-numarayı gösterdim. Zaten tahliyeme iki ay kalmış. Gardiyana on lira verdim, yeni yazdığım dilekçeyi bakanlığa gönderdim. Tahkikat açıldı, müfettiş geldi. Haklı çıktım ama, bir sene yattım.
-Siz bu arada olayı türküye mi döktünüz?
-Ben Seyitgazi’deki ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde, sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden, dışarıya taştı türkü... Bütün Eskişehir’in dilinde. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor. Hapishanede berber Gazi vardı, idamlık. Seyitgazi’den. O beni koruyor. Kimse bana dokunamıyor hapishanede. Tatarlar var. "Leylalar" diye bir türkü söylüyorlar. Cümbüşün bini, bir para. Bizim türkü de her tarafa yayıldı. Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, "tahliye olduğunda doğruca bizim eve gelsin görüşelim" diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim.
-Yani görüşmediniz...
-Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim. Hatta hiç unutmuyorum, aracılar vasıtasıyla kız bana bir çevre göndermişti. Baktım olmayacak, babam reddediyor, 1948‘de terk-i diyar eyleyip, Ankara’ya gittim. Orada iş bulup çalıştım. İnşaatlarda çalıştım, taşeronluk yaptım.
-Eşiniz Hikmet Hanımla nasıl tanıştınız?
-Benim çalıştığım insanların akrabası idi. Her zaman görüyordum. Kısmetmiş, istettim evlendik.
-Şimdi şunu öğrenmek istiyorum 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır Türküsü' bu anlattığınız yaşam öykünüzün yansıması mı? Yani size ait değil mi?
-Bestesi de güftesi de bana ait.
-Başka türkü yaktınız mı?
-Şiirlerim çok, ama başka türküm yok.
-Bu türkü çok tutuldu. Herkes kendinden bir parça buluyor bu türküde... Öğrenmek istiyorum ‘Karadır Kaşların Ferman Yazdırır’ ne demek sizce?
-Yani hatıra yazdırıyor demek.
-Kaşları kara mıydı?
-Karaydı, çok da güzeldi rahmetli canım ...(Burada Mustafa Tuna’nın gözleri doluyor... Ağlamaklı oluyor)
-‘Bu aşk beni diyar diyar gezdirir’...
-Gezdirdi, uzun yıllar gurbette yaşadım. Yirmi iki yıl Seyitgazi’ye hiç gelmedim...
-‘Lokman hekim gelse, yarem azdırır’...
-Çare yok yani...
-Çare yok ‘Yaremi sarmaya yar kendi gelsin’
-Çok sözleri var türkünün ...Ama unutmuşum.
‘Anası Ümmü de babası Hakkı,
Bizi ayırmaya var mıydı hakkı,
Kuruçeşme suyu çağlayıp akar,
Anası çıkmış da yollara bakar.’
-Anasının adı Ümmü, babasının adı da Hakkı mıydı?
-‘Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, Sevdiğimin hayali karşımda durur.’ ne demek?
Atlar ormana girdi ya...Onu kastediyorum.
-‘Kızıltepe ardıçları sallanır, Birgün evvel atlarımız nallanır’. Bir gün evvel Raşit atları nallatıp, arabayı hazırlamış yani...Öyle mi?
-Evet evet...Kızıltepe ormanı da Eskişehir yolu üzerindeki orman...
-Sonra Hikmet Hanımla evlendiniz. Siz mutlu oldunuz, karşı tarafın durumu n’oldu?
-O çok üzgün öldü canım...
-Yakında mı öldü?
-1989’ın 21 Temmuz’unda öldü. Şu şiirle andım ben..
‘Açmış kollarını kara toprak,
Seni bağrına basmak için,
Niçin niçin niçin,
Çektiğin ızdıraplar için.’
(Sözün burasında Necati Albay, araya giriyor.)
-Mustafa Abi, senin türküde unuttuğun yeri ben hatırlatmak istiyorum.
‘Dolana dolana geldim bacana,
Çay mı demletirsin Kadir kocana,
Danıştın da mı geldin Sultan Elif Hocana
Ölüm ver Allahım, ayrılık verme’
-Bunlar kim?
-(Necati Albay) Kadir evlendiği adam, Sultan Elif de , Demirci Guru Memed’in kardeşi, aracılık yapıyormuş.
-Benim yirmiyedi günlük hapisliğimde düğün yapıldı, evlendi. Altı ay, bir sene kocasıyla kaldı. Benim için ifade verdikten sonra, kocasının evine gitmedi, babasının evine döndü. İşte o zaman babası hapisten çıkınca doğru bize gelsin dedi. Resmen boşanmamışlardı; ayrıydılar. Babam da rıza göstermeyince ben buraları terkettim.
-Ne zaman terkettiniz; kaç yıl sonra döndünüz Seyitgazi’ye?
-1948 yılında terkettim; 1975 yılında döndüm. Çocukların çoğu gurbette doğdu.
-(Necati Albay) Babasıyla küsken arada bir ‘Köylü Gazetesi’ gönderirdi Seyitgazi’ye. Beni de aralarına alırlardı, babası Ahmet Amca bana okuturdu gazeteyi. Mustafa Abi’nin haberini öyle alırdık.
-Mustafa Bey, siz uygar bir insansınız, türkü yakanların duygusallığı fazladır. Hayatını o türküye bağlar, etkisinden kurtulamaz. Ama siz bunları aşmışsınız. Mutlu bir evlilik yapmışsınız. Meslek edinmişsiniz. Yetişkin çocuklarınız var. Yaşamda başarılısınız. Ama burada benim öğrenmek istediğim şey şu; kızı başkasına zoraki vermeleri, babanızın da itirazı mı sizi etkiledi? Olayın nedeni bu mu yani?
-Evet.
-Kız ile sonra hiç karşılaştınız mı?
-Kocası öldükten sonra bir iki karşılaştık. Ailesiyle sürekli görüşüyoruz. Tabii konu hassas olduğu için kimse üstüne gitmiyor.
-Mustafa Bey, peki bu türkü burada, Seyitgazi‘de doğmuş, Zonguldak’a nasıl maledilmiş?
-Vallahi bilmiyorum ki...
-(Necati Albay) Ağabey benim hatırımda kalan şu; ben sana hatırlatayım da sen ne dersen de... Bu türküyü sen Zonguldak’ta çalışırken, hani orada bir yerde çalışmışsın ya!
-Bartın’da ...
-Hah!. Oralarda çalışırken, Zonguldak türküsü diye verdin. Buraya maledilmesin, aileler üzülmesin diye. Benim hatırladığım, 1975’te sen buraya döndüğünde seninle konuştuk. O zaman sen bana böyle anlattın.
-Bu hastalık bende unutkanlık yaptı. Birçok şeyi hatırlayamıyorum. Türkünün çok sözünü de unuttum. Hatıra defterim vardı. Onu da yaktım.
-Şimdi işi yerine oturtmak gerek. Bu türkü Seyitgazi’li iki gencin yaşadığı olay üstüne yakılmış. Olayın taze olması nedeniyle kimi ayrıntılar gizlenmiş. Ama artık olan olmuş, ölen ölmüş... Gerçek neyse ortaya çıksın. Türkü de doğduğu yere maledilsin.
-Elli altmış sene geçti aradan. Ben yazdığım şeyleri hatırlamıyorum
-Bartın’da ne iş yaptınız?
-Tapu Kadastro’da çalışıyordum. Geçici görevle gittim. 1950’li yıllar olsa gerek.
-Mustafa Bey, bu bir fikri ürün. Araba üretmek, tarlada bir şey yetiştirmek gibi... Fikir üretimi... Size ait olan bu ürünü başkaları sahiplenmiş. Hem de siz sebep olmuşsunuz. Allah gecinden versin size bir şey olsa, bina mal-mülk geçer gider. Ama bunlar kalıcıdır. Bunlarla anılırsınız.
-İşte bilmiyorum gayri... Benim adıma bir şey kaydettirmedim. Kimse üzülsün istemedim
(Necati Albay elindeki dizeleri okuyor.)
‘Minareye çıkıp bize baktılar,
Arkamıza candarmayı taktılar,
Arabada sarılıp da yattılar,
Ölüm ver Allahım, ayrılık verme.’
-Necati Bey daha iyi biliyor. Halka malolmuş. Ben unutuldum artık, halkın oldu türkü.
-Necati Bey, siz bir ay öncesine, yani 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar DSP Eskişehir Milletvekili idiniz. Benim de çok eski bir arkadaşımsınız. Bana da bu türküyü araştırmam için yardımcı oldunuz. Anlaşılıyor ki, ‘Karadır Kaşların Ferman Yazdırır’ türküsü, doğduğu yere mal edilmemiş. TRT kayıtlarında Zonguldak görünüyor. Oysa olay burada, Seyitgazi’de geçmiş. Sizin de çocukluk anılarınızda yeri var. Bana bu türkünün bu bölgeye ve Mustafa Bey’e ait olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz?
-Şimdi Yaşar’ cığım, Mustafa Abim, benim çok sevdiğim birlikte olduğum, beraber gün geçirdiğim bir kişi. Mustafa Abi yetişme çağında, Seyitgazi’yi terketti gitti. Nedeni bir kız kaçırma olayıdır. Mustafa Abi’nin babası ile de yakınlığım vardı. Zaman zaman bir araya geldiğimizde, 'Ah oğlum, benim bir oğlum var, şimdi buralarda değil’ der iç geçirirdi.
-Bu olaya müdahalesinden ötürü üzüntü duyar mıydı?
-Duymaz mıydı? Ben gerçekten Mustafa Abi’yi çok merak ederdim. Onu tanımamıştım. Ama Ahmet Amca’nın anlatımından biliyordum. Nerede olduğunu bilmezdim. Ama zaman zaman ondan ‘Köylü Gazetesi ‘ gelirdi. Kahvede oturan ihtiyarlara gazeteyi okurdum. Yani benim bu aileyle böyle bir yakınlığım vardı. Bu Köylü Gazetesi, Ahmet Amca ile oğlu arasında ve bizler arasında bir iletişim aracıydı. Sonra aradan yıllar geçti, sanıyorum 70’li yıllardı. Mustafa Abi emekli oldu. Seyitgazi’ye geldi. Tanıştık. Bu şimdi içinde bulunduğumuz evleri yaptırdı. Buraya yerleşti. Dostluk öyle başladı.
-Bu türkünün ona ait olduğu konusu...
-Bu türkünün ona ait olduğunu bilmeyen yoktur Seyitgazi’de... Türkünün sözlerinde geçen yerler de Seyitgazi’nin yer adlarıdır. Örneğin Kızıltepe, Eskişehir’den Seyitgazi’ye gelirken yol üstünde gördüğümüz tomruk yığılı tepenin adıdır. Ve de ardıçlar vardır. ‘Ardıçlık’ denir. Bu da geçiyor türküde. Kızıltepe’nin altında deve yolu vardır. ‘Develerin gümbürtüsü’ diye geçiyor. Eskiden deve kervanları bu yoldan geçerdi. Boyunlarında çanlar vardı. ‘Develerin gümbürtüsü , başıma vurur’ lafı da budur. Yani ‘Derelerin gümbürtüsü’ değil...’Develerin gümbürtüsü’ dür o. Ve bu da Kızıltepe’nin yanından geçen deve yoludur. Kahramanları belli olan ‘Karadır Kaşların’ türküsü Seyitgazi’de yaratılmış bir türküdür. Ama Mustafa Abi bunu kimseye zarar vermemek için geçici olarak çalıştığı Zonguldak’a maletmiştir. Çünkü aileler rencide olsun istemiyordu. Kız evlenmişti. Çocukları vardı. Böylece türkü oradan halka maloldu. Her Seyitgazi’li bu türkünün olayını bilirdi. Vaktiyle bu türkü radyodan çalınırken, Seyitgazi’liler olaya duydukları saygıdan ötürü radyolarını kapatırlardı. Yani sözün kısası bu türkü sazıyla, sözüyle Seyitgazi’lidir. Mustafa Abi’nin yaşam öyküsüdür.
-Peki Mustafa Bey sizin eğitiminiz neydi?
-Burada Seyitgazi’de o zaman ortaokul yoktu. İlkokulu burada bitirdim, Kalecik‘te ortaokul diploması aldım. Tapu Kadastro’ya girdim. Orada tekamül kurslarına devam ettim. Kademe kademe ilerleyip, tapu müdürlüğünden emekli oldum. 1921 doğumluyum.
-Mustafa Bey sizi bu hasta halinizde epeyce yorduk. Çok teşekkür ederim. Ama önemli bir saptama yaptığımıza inanıyorum. Eğer izin verirseniz, türkünün kimliğinin değişmesi için gerekli girişimleri yapacağım. MESAM ve TRT’ye bu anlattıklarınızı aktaracağım. Türk Halk Müziğimizin önemli ürünlerinden biri olan Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün’nün asıl kaynağına, yani SEYİTGAZİ’ye ve şahsınıza kaydedilmesi için çaba göstereceğim.
-Kimseye zarar gelsin istemiyorum. Hatta kızın adı hiç geçmese iyi olur. Gerisi size kalmış, n‘aparsanız yapın
*****
Bir Başka Ağızdan Türkünün Hikayesi.
*****
Mustafa Tuna 1944 yılında memleketi Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde komşularının kızı olan Raziye’ye tutulur. Raziye Rum kızıdır. Mustafa Tuna’nın Babası “kanıma Rum kanı karıştırmam” diyerek konuyu kapatır.
Bunun üzerine Raziye’yi başka birine verirler kısa sürede düğün hazırlıkları yapılır düğüne bir gün kala Mustafa arkadaşları ve aracı bir kadınla çeşmeye giden Raziye’yi dar bir yolda sıkıştırıp zorla kaçırır.
Arabacı Raşit’in arabasına bindirerek hızla uzaklaşırlarken kendilerini Eskişehir yolu üzerindeki Kızıltepe ormanının içinde arabaları devrilir.
Ormanda Mustafa’yı Jandarmalar ve Raziye’nin nişanlısının akrabaları çevirirler ve yakalarlar.
Mustafa tutuklanır. Hapiste 27 gün yatar, Sorgu hakimi olan arkadaşının yardımıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest kalır ama olay bununla kapanmaz.
Kız kaçırma suçundan ağır cezada yargılanır. Raziye’nin Mahkemeye gelip ben kendi isteğimle kaçmak istedim demesi de kurtarmaz Mustafa’yı ve 2 yıla mahkum olur.
Mustafa’nın hapisliği sırasında Raziye’yi nişanlısı ile evlendirirler. Raziye mahkemede Mustafa lehine ifade verdikten sonra bir daha kocasının evine gitmez ve bu evliliğini kısa sürede bitirir.
Raziye’nin babası Mustafa hapisteyken onunla görüşmek ister. Mustafa’nın babası buna izin vermez. Mustafa babasına bu kez karşı gelemez. Ancak bir yandan da Raziye ile görüşmektedir. Raziye Mustafa’ya bir aracı ile çevre göndermiş haber yollamıştır. Onun da Mustafa’da gönlü vardır.
Türküyü de bu mahpusluğu sırasında söyler. Hapishaneden tüm Eskişehir’e dalga dalga yayılır türküsü.
Mustafa bir türlü babasına karşı gelip ve Raziye’ye kavuşamaz.
Terk-i diyar ederek Ankara’ya yerleşir. İnşaatlarda çalışır, daha sonra memur olur. Uzun yıllar Seyitgazi’ye gelmez. Ankara’nın Kalecik ilçesinden Hikmet Hanim ile evlenir. Çocukları olur. 22 yıl sonra ailesi ile birlikte Seyitgazi’ye tekrar yerleşir.
Raziye de daha sonra Kadir isimli biriyle daha evlenir. 21 Temmuz 1989’da ölür.
Türkü ile ilgili en ilginç notlardan birisi de Mustafa Tuna’nın, Raziye ve ailesi rencide olmasın diye Türküyü yaşadığı bir olay üzerine kendisinin yaktığı ve bu olayın Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde yaşandığını yıllarca saklamasıdır. Hatta tuttuğu hatıra defterini de yakar.
Bu nedenle Türkü bir süre görev yaptığı Zonguldak’a (Bartın) mal eder ve TRT kayıtlarında türkü bu şekilde geçer.
Raziye’nin 1989 yılında ölmesi üzerine Mustafa Tuna şu şiir dökülecektir yüreğinden.
“Açmış kolların kara toprak
Seni bağrına basmak için
Niçin, niçin, niçin?
Çektiği ıstıraplar için.”
Mustafa Tuna’nın Raziye için yazdığı başka şiirler de vardır.
Türkünün hikayesi kahramanı söz yazarı ve bestecisi Mustafa Tuna’nın kendi anlatımından özetlenmiştir ve bizlere yine vuslatı mahşere kalan, hikayeleri dilden dile dolaşan türkülerini bırakarak göçüp gitmişlerdir bu fani dünyadan. Ruhları şad mekânları cennet olsun.
***
Türkünün kahramanı "Mustafa Tuna" ile 14 Aralık 2002 tarihinde, Seyitgazi'deki evinde DSP Eskişehir Milletvekili, "Necati Albay" ile birlikte yapılan söyleşi:
Mustafa Tuna, astım hastası. Zor nefes alıyor, arada bir yanındaki astım ilacı aletinden nefes çekiyor. Zaman zaman konuşurken zorlanıyor.
- "Sayın Mustafa Tuna, yıl 1944. Siz Seyitgazilisiniz, komşu kızına tutuluyorsunuz. Ama babanız evlenmenize karşı çıkıyor. Neden?"
- "Kızın babası Rum'dan dönme idi. Babam 'Ben soyuma Rum kanı katmam' diye itiraz etti. 'Kanımıza karışmasın' dedi. Belki de isabetliydi. Düşüncesi öyleydi. Ama gönül ferman dinlemediği için, biz kızı kaçırmak zorunda kaldık."
- "Nasıl ve kiminle kaçırdınız?"
- "Arabacı Raşit vardı. Arkadaşımdı. Kız nişanlanınca, biz Raşit'in arabasıyla kaçırmaya karar verdik. Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren. Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iş bitiyor, biz bunu önleyelim dedik. Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Bir gün önceden de atları nallatmışız. Her şey hazır. Kız testileri su doldurup, omuzuna almış. Sokak dar kaçacak göçecek yer yok. Sabahın da körü. Saat 7-8 gibi. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omuzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk. Kalabalık bir gündü. Arabacı yolu şaşırdı. Planladığımız yola gitmedi. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Kız bağırıyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit'i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim ama bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başıboş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Eskişehir tarafından geliyor. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp, orman yoluna saptı araba."
- "Ve ormanların gümbürtüsü başladı. Hangi ormandı bu?"
- "Kızıltepe ormanı diyoruz. Şu karşıdaki orman, Eskişehir yolunda. Atlar ormanın içine daldı. O arada millet de peşimize düşmüş. Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi, kızın nişanlısının akrabaları öte yandan. Üstümüze geldiler. Nihayet arabayı çevirdiler. Teslim olmak zorunda kaldık."
- "Alıp götürdüler sizi?"
- "Götürdüler, tevkif ettiler. 27 gün yattım. Sorgu hâkimi samimi bir arkadaşımdı. Ben o zamanlar Halkevi çalışmalarına katılıyorum. Oradan tanışıyoruz. Beni hapishane bahçesinde volta atarken görmüş, işaret etti bana. 'Hayrola ne yapıyorsun orada?' diye sordu. Ben de ellerimi üst üste çaprazlayıp, 'tevkif edildim' dedim. Gardiyanı gönderdi 'yaz, tahliyemi istiyorum de' dedi. Yazdım, imzaladım. 'Sen aşağı in. Şimdi seni bırakacaklar' dedi. Aşağı indim, beni tahliye ettiler. O zaman sorgu hâkiminin yetkisi vardı. Ben tahliye oldum. Ama mahkeme devam ediyor. Dosya ağır cezaya, Eskişehir'e gönderildi. Duruşmaya çağırdılar. Mahkemeye gittim. İlk duruşmada beni tevkif ettiler."
- "Suç kız kaçırma tabii ki?"
- "Evet, evet. 431'e 62nci madde gereğince dava açıldı. Mahkeme devam ediyor. İkinci duruşmaya kardeşimle babam, Raziye'yi de getirdiler."
- "Babanız araya girdi yani?"
- "Evet, babam araya giriyor, kızın ifade vermesini istiyor. Alıp mahkemeye kızı getiriyorlar. 'Ben gönlümle gittim. Beni kaçıran olmadı. Yaşım küçüktü, beni zorla evermek istediler, ben de Mustafa'ya rızamla kaçtım. Zorla filan götürülmedim.' diyor. Bunlar zapta geçti. Savcı itiraz etti: 'Kızın yaşı küçük, tanıklığı geçerli değil' dedi. Ben de 'Sayın yargıç, akit kişiyi reşit kılar. O zaman küçüktü ama, olay olmuş. Kişi reşit sayılır' dedim. Beraatımı ve tahliyemi istedim. İçeri girdiler, bir saat kadar kaldılar. Sonra kararı açıkladılar. Bir seneye mahkûm edildim."
- "Yalnız bu arada bir şey anlatmam gerek:
Karakulak diye biri var Seyitgazi'de. Varsıl. Benim onunla bir meselem var. Ben ilk 27 gün yatıp çıktığımda, peşime adam takıyor. Beni vurdurtmak istiyor. Adamın birine yüz lira veriyor. O da benim arkadaşımdı. Gelip bana durumu anlattı. Biz o yüz lirayla, gidip güzel bir rakı içtik. Sonra Karakulak'ı yolda çevirip rezil ettim. Beni vurdurtmak için verdiği yüz lirayla içki içtiğimizi söyledim. Boynuma sarıldı, gönlümü aldı. Dayı yeğen olduk. Aramız iyileşti. Ama sonradan öğrendim ki, bir senelik tevkif edilmemde onun parmağı var.
Benim ceza almam için mahkemeyi etkilemiş. Yıl 1944, tek parti dönemi. Bu tür şeyler kolay oluyordu. Velhasıl biz bir yıl yatacağız. Ben temyiz ettim, fakat savcının kızı da mahkeme kaleminde memur olarak çalışıyor. Kayıttan geçirdiğim dilekçeyi, temyize göndermiyor. Ama dilekçenin tarih ve numarası elimde var. Bana karar tebliğ ediliyor, bakıyorum temyiz isteğim yok. Yazmamışlar. İtiraz ettim. Elimdeki tarih ve numarayı gösterdim. Zaten tahliyeme iki ay kalmış. Gardiyana on lira verdim, yeni yazdığım dilekçeyi bakanlığa gönderdim. Tahkikat açıldı, müfettiş geldi. Haklı çıktım ama, bir sene yattım."
- "Siz bu arada olayı türküye mi döktünüz?"
- "Ben Seyitgazi'deki ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde, sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden, dışarıya taştı türkü. Bütün Eskişehir'in dilinde. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor.
Hapishanede berber Gazi vardı, idamlık. Seyitgazi'den. O beni koruyor. Kimse bana dokunamıyor hapishanede. Tatarlar var. 'Leylalar' diye bir türkü söylüyorlar. Cümbüşün bini, bir para. Bizim türkü de her tarafa yayıldı. Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, 'Tahliye olduğunda doğruca bizim eve gelsin, görüşelim' diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim."
- "Yani görüşmediniz?"
- "Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim. Hatta hiç unutmuyorum, aracılar vasıtasıyla kız bana bir çevre göndermişti. Baktım olmayacak, babam reddediyor, 1948'de terk-i diyar eyleyip, Ankara'ya gittim. Orada iş bulup çalıştım. İnşaatlarda çalıştım, taşeronluk yaptım."
- "Eşiniz Hikmet Hanım'la nasıl tanıştınız?"
- "Benim çalıştığım insanların akrabası idi. Her zaman görüyordum. Kısmetmiş. İstettim, evlendik."
- "Şimdi şunu öğrenmek istiyorum: 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır Türküsü' bu anlattığınız yaşam öykünüzün yansıması mı? Yani size ait değil mi?"
- "Bestesi de güftesi de bana ait."
- "Başka türkü yaktınız mı?"
- "Şiirlerim çok, ama başka türküm yok."
- "Bu türkü çok tutuldu. Herkes kendinden bir parça buluyor bu türküde. Öğrenmek istiyorum 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır' ne demek sizce?"
- "Yani 'hatıra yazdırıyor' demek."
- "Kaşları kara mıydı?"
- "Karaydı, çok da güzeldi rahmetli canım." (Burada Mustafa Tuna'nın gözleri doluyor, ağlamaklı oluyor.)
- "Bu aşk beni diyar diyar gezdirir."
- "Gezdirdi, uzun yıllar gurbette yaşadım. Yirmi iki yıl Seyitgazi'ye hiç gelmedim."
- "Lokman hekim gelse, yarem azdırır."
- "Çare yok yani."
- "Çare yok, yârimi sarmaya yar kendi gelsin."
- "Çok sözleri var türkünün. Ama unutmuşum."
Anası Ümmi de babası Hakkı
Bizi ayırmaya var mıydı hakkı
Kuruçeşme suyu çağlayıp akar
Anası çıkmış da yollara bakar
- "'Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, sevdiğimin hayali karşımda durur.' Ne demek?"
- "Atlar ormana girdi ya. Onu kastediyorum."
- "'Kızıltepe ardıçları sallanır, bir gün evvel atlarımız nallanır.' Bir gün evvel Raşit atları nallatıp, arabayı hazırlamış yani. Öyle mi?"
- "Evet, evet. Kızıltepe ormanı da Eskişehir yolu üzerindeki orman."
- "Sonra Hikmet Hanım'la evlendiniz. Siz mutlu oldunuz, karşı tarafın durumu ne oldu?"
- "O çok üzgün öldü canım.
- "Yakında mı öldü?"
- "1989'un, 21 Temmuz'unda öldü. Şu şiirle andım ben:"
Açmış kollarını kara toprak
Seni bağrına basmak için
Niçin niçin niçin
Çektiğin ıstıraplar için
(Sözün burasında Necati Albay, araya giriyor.)
- "Mustafa Abi, senin türküde unuttuğun yeri ben hatırlatmak istiyorum."
Dolana dolana geldim bacana
Çay mı demletirsin Kadir kocana
Danıştın da mı geldin Sultan Elif Hocana
Ölüm ver Allah’ım ayrılık verme
- "Bunlar kim?"
Necati Albay:
- "Kadir evlendiği adam, Sultan Elif de, Demirci Guru Mehmet’in kardeşi, aracılık yapıyormuş."
- "Benim yirmi yedi günlük hapisliğimde düğün yapıldı, evlendi. Altı ay, bir sene kocasıyla kaldı. Benim için ifade verdikten sonra, kocasının evine gitmedi, babasının evine döndü. İşte o zaman babası hapisten çıkınca doğru bize gelsin dedi. Resmen boşanmamışlardı, ayrıydılar. Babam da rıza göstermeyince ben buraları terk ettim."
- "Ne zaman terk ettiniz? Kaç yıl sonra döndünüz Seyitgazi'ye?"
- "1948 yılında terk ettim. 1975 yılında döndüm. Çocukların çoğu gurbette doğdu."
Necati Albay:
- "Babasıyla küsken arada bir 'Köylü Gazetesi' gönderirdi Seyitgazi'ye. Beni de aralarına alırlardı, babası Ahmet amca bana okuturdu gazeteyi. Mustafa ağabeyin haberini öyle alırdık.
- "Mustafa Bey, siz uygar bir insansınız, türkü yakanların duygusallığı fazladır. Hayatını o türküye bağlar, etkisinden kurtulamaz. Ama siz bunları aşmışsınız. Mutlu bir evlilik yapmışsınız. Meslek edinmişsiniz. Yetişkin çocuklarınız var. Yaşamda başarılısınız. Ama burada benim öğrenmek istediğim şey şu; kızı başkasına zoraki vermeleri, babanızın da itirazı mı sizi etkiledi? Olayın nedeni bu mu yani?"
- "Evet."
- "Kız ile sonra hiç karşılaştınız mı?"
- "Kocası öldükten sonra bir iki karşılaştık. Ailesiyle sürekli görüşüyoruz. Tabii konu hassas olduğu için kimse üstüne gitmiyor."
- "Mustafa Bey, peki, bu türkü burada, Seyitgazi'de doğmuş, Zonguldak'a nasıl mal edilmiş?"
- "Vallahi bilmiyorum ki."
Necati Albay:
- "Ağabey benim hatırımda kalan şu, ben sana hatırlatayım da sen ne dersen de: Bu türküyü sen Zonguldak'ta çalışırken, hani sen orada bir yerde çalışmışsın ya!"
- "Bartın'da."
- "Hah! Oralarda çalışırken, Zonguldak türküsü diye verdin. Buraya mal edilmesin, aileler üzülmesin diye. Benim hatırladığım, 1975'te sen buraya döndüğünde seninle konuştuk. O zaman sen bana böyle anlattın."
- "Bu hastalık bende unutkanlık yaptı. Birçok şeyi hatırlayamıyorum. Türkünün çok sözünü de unuttum. Hatıra defterim vardı. Onu da yaktım."
- "Şimdi işi yerine oturtmak gerek. Bu türkü Seyitgazili iki gencin yaşadığı olay üstüne yakılmış. Olayın taze olması nedeniyle kimi ayrıntılar gizlenmiş. Ama artık olan olmuş, ölen ölmüş. Gerçek neyse ortaya çıksın. Türkü de doğduğu yere mal edilsin."
- "Elli-altmış sene geçti aradan. Ben yazdığım şeyleri hatırlamıyorum."
- "Bartın'da ne iş yaptınız?"
- "Tapu Kadastro ‘da çalışıyordum. Geçici görevle gittim. 1950'li yıllar olsa gerek."
- "Mustafa Bey, bu bir fikri ürün. Araba üretmek, tarlada bir şey yetiştirmek gibi. Fikir üretimi. Size ait olan bu ürünü başkaları sahiplenmiş. Hem de siz sebep olmuşsunuz. Allah geçinden versin size bir şey olsa, bina mal-mülk geçer gider. Ama bunlar kalıcıdır. Bunlarla anılırsınız."
- "İşte bilmiyorum gayri. Benim adıma bir şey kaydettirmedim. Kimse üzülsün istemedim."
Necati Albay, bu sırada elindeki dizeleri okuyor:
Minareye çıkıp bize baktılar
Arkamıza jandarmayı taktılar
Arabada sarılıp da yattılar
Ölüm ver Allah’ım ayrılık verme
- "Necati Bey daha iyi biliyor. Halka mal olmuş. Ben unutuldum artık, halkın oldu türkü."
- "Necati Bey, anlaşılıyor ki, 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır' türküsü, doğduğu yere mal edilmemiş. TRT kayıtlarında Zonguldak görünüyor. Oysa olay burada, Seyitgazi'de geçmiş. Sizin de çocukluk anılarınızda yeri var. Bana bu türkünün bu bölgeye ve Mustafa Bey'e ait olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz?"
- "Şimdi Yaşar’ım, Mustafa ağabeyim, benim çok sevdiğim birlikte olduğum, beraber gün geçirdiğim bir kişi. Mustafa ağabey yetişme çağında, Seyitgazi'yi terk etti gitti. Nedeni bir kız kaçırma olayıdır. Mustafa ağabeyin babası ile de yakınlığım vardı. Zaman zaman bir araya geldiğimizde, 'Ah oğlum, benim bir oğlum var, şimdi buralarda değil' der iç geçirirdi."
- "Bu olaya müdahalesinden ötürü üzüntü duyar mıydı?"
- "Duymaz mıydı? Ben gerçekten Mustafa ağabeyi çok merak ederdim. Onu tanımamıştım. Ama Ahmet amcanın anlatımından biliyordum. Nerede olduğunu bilmezdim. Ama zaman zaman ondan 'Köylü Gazetesi' gelirdi. Kahvede oturan ihtiyarlara gazeteyi okurdum. Yani benim bu aileyle böyle bir yakınlığım vardı. Bu Köylü Gazetesi, Ahmet amca ile oğlu arasında ve bizler arasında bir iletişim aracıydı. Sonra aradan yıllar geçti, sanıyorum 70'li yıllardı. Mustafa ağabey emekli oldu. Seyitgazi'ye geldi. Tanıştık. Bu şimdi içinde bulunduğumuz evleri yaptırdı. Buraya yerleşti. Dostluk öyle başladı."
- "Bu türkünün ona ait olduğu konusu?"
- "Bu türkünün ona ait olduğunu bilmeyen yoktur Seyitgazi'de. Türkünün sözlerinde geçen yerler de Seyitgazi'nin yer adlarıdır. Örneğin Kızıltepe, Eskişehir'den Seyitgazi'ye gelirken yol üstünde gördüğümüz tomruk yığılı tepenin adıdır. Ve de ardıçlar vardır. 'Ardıçlık' denir. Bu da geçiyor türküde. Kızıltepe'nin altında deve yolu vardır. 'Develerin gümbürtüsü' diye geçiyor. Eskiden deve kervanları bu yoldan geçerdi. Boyunlarında çanlar vardı. 'Develerin gümbürtüsü, başıma vurur' lafı da budur. Yani 'Derelerin gümbürtüsü' değil. 'Develerin gümbürtüsü' dür o. Ve bu da Kızıltepe'nin yanından geçen deve yoludur. Kahramanları belli olan 'Karadır Kaşların' türküsü Seyitgazi'de yaratılmış bir türküdür. Ama Mustafa abi bunu kimseye zarar vermemek için geçici olarak çalıştığı Zonguldak'a mal etmiştir. Çünkü aileler rencide olsun istemiyordu. Kız evlenmişti. Çocukları vardı. Böylece türkü oradan halka mal oldu. Her Seyitgazili bu türkünün olayını bilirdi. Vaktiyle bu türkü radyodan çalınırken, Seyitgazililer olaya duydukları saygıdan ötürü radyolarını kapatırlardı. Yani sözün kısası bu türkü sazıyla, sözüyle Seyitgazilidir. Mustafa ağabeyin yaşam öyküsüdür."
- "Peki, Mustafa Bey. Sizin eğitiminiz neydi?"
- "Burada Seyitgazi'de o zaman ortaokul yoktu. İlkokulu burada bitirdim, Kalecik'te ortaokul diploması aldım. Tapu Kadastro ‘ya girdim. Orada tekâmül kurslarına devam ettim. Kademe kademe ilerleyip, tapu müdürlüğünden emekli oldum. 1921 doğumluyum."
- "Mustafa Bey sizi bu hasta halinizde epeyce yorduk. Çok teşekkür ederim. Ama önemli bir saptama yaptığımıza inanıyorum. Eğer izin verirseniz, türkünün kimliğinin değişmesi için gerekli girişimleri yapacağım. MESAM ve TRT'ye bu anlattıklarınızı aktaracağım. Türk Halk Müziğimizin önemli ürünlerinden biri olan 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır' türküsünün asıl kaynağına, yani Seyitgazi'ye ve şahsınıza kaydedilmesi için çaba göstereceğim."
- "Kimseye zarar gelsin istemiyorum. Hatta kızın adı hiç geçmese iyi olur. Gerisi size kalmış, ne yaparsanız yapın."
******
Bir başka ağızdan Dinleyelim Hikayeyi.
Bilinen öyküye göre bu türkü Malatyalı Fahri ‘ye ait. Yaşar Özürküt, bu türkünün sahibinin Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinden Mustafa Tuna olduğunu söylüyor. Türkünün öyküsünü dinlemek üzere Mustafa Tuna’yı Seyitgazi’de bulup onunla söyleşi yapıyor.
Mustafa Tuna, sevdiği kadına yazdığı bu türküyü gizliyor. Çünkü bu aşk, bu türkü bilinmesin istiyor. Kadın başkasıyla, Mustafa Tuna başkasıyla evleniyor. İkisinin de çocukları oluyor.
Öyküyü Mustafa Tuna’nın anlatımından aktarıyorum: ”Kızın babası Rum’dan dönme idi. Babam, ‘Ben soyuma Rum kanı katmam’ diye itiraz etti… Belki de isabetliydi. Gönül ferman dinlemediği için biz kızı kaçırmaya karar verdik… Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren. Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iŞ bitiyor, biz bunu önleyelim dedik.”
”Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Bir gün önceden de atları nallatmışız. Kız testileri su doldurup omzuna almış. Sokak dar kaçacak göçecek yer yok. Sabahın da körü. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk… Arabacı yolu şaşırdı. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit’i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim, ama bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başıboş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp orman yoluna saptı araba… Kızıltepe Ormanı diyoruz, Şu karşıdaki orman. O arada millet de peşimize düşmüş. Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan üstümüze geldiler… Teslim olmak zorunda kaldık.”
”Götürdüler tevkif ettiler. Bir seneye mahkûm edildim. Yıl 1944 tek parti dönemi… Ben Seyitgazi’de ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden dışarıya taştı türkü. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor… Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, ‘tahliye olduğunda doğruca bize gelsin görüşelim’ diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim.”
”Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim. Hatta hiç unutmuyorum, aracılar vasıtasıyla kız bana bir çevre göndermişti. Baktım olmayacak, babam reddediyor, 1948’de terk-i diyar eyleyip Ankara’ya gittim.” Mustafa Tuna evleniyor. Sevdiği kız da evleniyor. Uzun yıllar sonra Seyitgazi’ye dönmüş. Sevdiği kadının adını söylemek istemiyor. Çünkü o da orada yaşıyormuş.
İşte ünlü türküden bazı bölümler: ”Karadır kaşların ferman yazdırır,/Bu aşk beni diyar gezdirir,/Lokman Hekim gelse yaram azdırır,/Yaramı sarmaya yar kendi gelsin”
Yaşar Özürküt
****
Türkünün Sözleri
Karadır kaşların ferman yazdırır
Bu dert beni diyar diyar gezdirir
Lokman hekim gelse yaram azdırır
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin
Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yarin hayali karşımda durur
Karadır kaşların benzer kömüre
Yardan ayrı düşmek zarar ömüre
Kollarımdan bağlasalar zincire
Kırarım zinciri vararım yare
Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yarin hayali karşımda durur
Uzaklara gittim gelirim diye
Tabancam doldurdum vururum diye
Hiç aklıma gelmez ölürüm diye
Ölüm ver Allah’ım ayrılık verme
Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yarin hayali karşımda durur
Bu yazıyı okurken size tavsiyem "Karadır kaşların " türküsünü dinlemeniz.
Okurken aynı anda dinlemenizi istiyorum.(Yazının alt tarafında Kubat`ın seslendirdiği Türküyü bulabilirsiniz.)
Çünkü bu hikayenin konusu kadar sizi son zamanlarda bir gerçeğinde ortaya çıkması ile daha da etkileyecek bir durumdan bahsedeceğim..
Zonguldaklı olarak beni çok etkilediği ve üzdüğü gibi sizi de etkileyecek ve hüzünlendirecektir.
Türküyü bu zamana kadar bir çok sanatçı seslendirmiştir..
Siz isterseniz ,Kubat'tan dinleyin, isterseniz Sercan Orhan`dan, Fatih Kısaparmak'tan isterseniz Müslüm Gürses'ten ..Hepsinin kayıtlarını internetten bulabilirsiniz..
Ben yazıyı yazarken Grup Yorumdan dinlemeyi tercih ettim.. Bunun nedeni Grup Yorum `un bu türküyü söylemesinin nedenlerinden biride “Maden İşçilerine" ithafen olması idi..
İnanın yazıyı Türküyü dinleyerek okuduğunuzda daha anlamlı olacaktır..
.....................................
Tam Türk Filmi Gibi....
Bir çocuğu büyütürsünüz, sahiplenirsiniz, o sizin çocuğunuzdur.. Ama yıllar sonra biri der ki ,bu çocuk senin değil.
Ne hissedersiniz ?
Anlamadınız değil mi ?
Öyle ”lap“ diye yüzünüze karşı söylemeyeceğim..
Önce ;
bu türküyü her Zonguldaklı gibi aynı hislerle dinliyorsunuz ..
Karadır kaşların benzer kömüre...
................
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur.
Nazlı yarın hayali karşımda durur...
Özelikle bu türkünün bu sözleri biz Zonguldaklıların içine oturtan sözlerdir..
Bu türkü bizimdi.. Besbelliydi.
”Kömür kaşlar “bizi kendi memleketimize götürdü zaman zaman..Madenci`nin kömür tozlarından karalaşan kaşları kirpiklerini hatırlattı hepimize...
“Ormanların gümbürtüsü” tam da Batı Karadeniz’in dağlarında olacak şeydi..
Her birimiz bu türküde ki “bu sözler” ile köyümüze gittik. Ormanların içinden akan dereleri hatırlatırdı bize..!
“Orman” denildiğinde hiç bir anlam olmazdı da, o “gümbürtüsü“ kelimesi tam da bizim ormanlardı işte..
Devrek'ti, Bartın’dı Çaycuma’ydı. Ereğli‘ydi. Yenice’ydi..
Gel gelelim ki durum hiç de öyle değildi...
Türkü`nün hiç Zonguldak'la alakası olmadığı iddiası, sözleri yazan Mustafa Tuna'dan geldi.
Emek verdiğimiz büyüttüğümüz, okuttuğumuz ,her düğünde oynattığımız türkümüzün “bize ait olmadığı” yüzümüze karşı söylendi...
”Bir babanın hissiyatları” gibi ne düşünürdük biz ?
Ama bir şey daha vardı..! Bu Türkü, hiç Zonguldak`ın diğer türkülerine benzemiyordu. Bir “DIV DIV’ bir ”Söm söm yârim” ezgisinde değildi. Bu türküde bir üveylik vardı sanki..
Sadece söylentiler vardı..
“Adana‘dan biri gelmiş, Zonguldak’ta bir kız sevmiş ve bu türkü oluşmuş“ felan derlerdi...
Acaba öyle miydi ?
Ben ilk önce sessizliğe daldım sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Bunu yazarken“ yıllar yılı saklanan ve yalan söylenen bir gerçeği bir babanın yüzüne nasıl söylerim” diye düşündüm, düşündüm, düşündüm.
Kabullenemedim..!
Bir kez daha araştırdım.. Bu türküde ki hikayenin Zonguldak‘ta geçtiğini kanıtlayan net bir kaynak bulmalıydım.. Bulduğum kaynaklar hep ”O“ adamın anlattığı hikayeye çıktı.. Hikaye aynıydı ve onun yasadığı hikaye daha ayrıntılı daha netti.. Üstelik bu türkünün neden Zonguldak Türküsü olarak bilindiğini açıklayan çok mantıklı bir nedeni vardı.
Peki; bu kadar kanıta karşı nasıl ”bu türkünün bizim olduğunu” savunabilirdik ?
Siz yılarca büyütüp emek verdiğiniz bir çocuğu biyolojik annesine yada babasına verir misiniz ? Kimse vermez. Ama görüşmelerini de engellemesiniz.
Ve sonra karar verdim..
Bu yazı yazılmalıydı ve TÜRKÜMÜZE sahip çıkılmalıydı..
Nasıl bir çocuğun biyolojik babası kim olursa olsun ona emek vermektir asıl "babalık yapmak" diyorsak, bizde bu türkü için bunu diyebiliriz.
Bu Türkü'nün yayılıp “ dillerden dile” söylenmesinde bizim emeklerimiz var..
Bu türkünün sözleri “Zonguldaklıyı anlatırcasına yazılan sözler” olduğu için bu kadar özümsenmişti.
Bu “Türkü” bizimdi....
Şimdi gelelim iddia edilen hikayeye..
Türküde ki hikaye tamamen Eskişehir'de geçiyormuş. Evet. hikayenin yaşandığı yer Eskişehir`in Seyitgazi Köyü...
O Ormanda Kızıltepe Ormanı... Yıl 1944
Mustafa Tuna'nın iddiası şöyle;
"Kızın babası Rum'dan dönme idi Babam ‘Ben soyuma Rum kanı katmam’ diye itiraz etti. Kanımıza karışmasın dedi. Belki de isabetliydi. Düşüncesi öyleydi. Ama gönül ferman dinlemediği için, biz kızı kaçırmak zorunda kaldık."
Bu iddia sadece Mustafa Tuna`nın ağzından çıksa yine itiraz ederiz..
Olayın geçtiği hikayeyi tüm Seyitgazi Beldesi bilmekte...
Yani anlattığı hikayenin “doğruluk payı” tartışılmaz...
Devam edelim Mustafa Bey`in sözlerine ;
"Arabacı Raşit vardı. Arkadaşımdı. Kız nişanlanınca, biz Raşit’in arabasıyla kaçırmaya karar verdik. Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren... Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iş bitiyor, biz bunu önleyelim dedik. Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Birgün önceden de atları nallatmışız. Her şey hazır. Kız testileri su doldurup, omuzuna almış. Sokak dar kaçacak-göçecek yer yok. Sabahın da körü... Saat 7-8 gibi. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omuzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk. Kalabalık bir gündü. Arabacı yolu şaşırdı. Planladığımız yola gitmedi. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Kız bağırıyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit’i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim ama, bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başı boş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Eskişehir tarafından geliyor. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp, orman yoluna saptı araba.
Mustafa Tuna'nın anlattığı bu hikaye, aslında Zonguldak'ta geçtiği iddia edilen hikaye ile de birebir örtüşüyor.. Sadece isimler değişik...
Mustafa TUNA Türkü'de ki ormandan da bahsediyor...
Hangi ormandı bu?
"KIZILTEPE ORMANI diyoruz. Şu karşıdaki orman, Eskişehir yolunda. Atlar ormanın içine daldı. O arada millet de peşimize düşmüş... Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan. Üstümüze geldiler. Nihayet arabayı çevirdiler. Teslim olmak zorunda kaldık."
Götürdüler, tevkif ettiler..27 gün yattım. Sorgu hakimi samimi bir arkadaşımdı. Ben o zamanlar Halkevi çalışmalarına katılıyorum. Oradan tanışıyoruz. Beni hapishane bahçesinde volta atarken görmüş, işaret etti bana. ‘Hayrola ne yapıyorsun orada?’ diye sordu. Ben de ellerimi üst üste çaprazlayıp, tevkif edildim dedim. Gardiyanı gönderdi ‘yaz, tahliyemi istiyorum de’ dedi. Yazdım, imzaladım. ‘Sen aşağı in. Şimdi seni bırakacaklar’ dedi. Aşağı indim, beni tahliye ettiler. O zaman sorgu hakiminin yetkisi vardı. Ben tahliye oldum. Ama mahkeme devam ediyor. Dosya ağır cezaya, Eskişehir‘e gönderildi. Duruşmaya çağırdılar. Mahkemeye gittim. İlk duruşmada beni tevkif ettiler
Babam araya giriyor, kızın ifade vermesini istiyor. Alıp mahkemeye kızı getiriyorlar. ‘Ben gönlümle gittim. Beni kaçıran olmadı. Yaşım küçüktü, beni zorla evermek istediler, ben de Mustafa’ya rızamla kaçtım. Zorla filan götürülmedim.’ Bunlar zapta geçti. Savcı itiraz etti: ‘Kızın yaşı küçük, tanıklığı geçerli değil‘ dedi. Ben de ‘Sayın yargıç, akit kişiyi reşit kılar. O zaman küçüktü ama, olay olmuş. Kişi reşit sayılır ‘ dedim. Beraatımı ve tahliyemi istedim. bir sene yattım.
Ben Seyitgazi’deki ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde, sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden, dışarıya taştı türkü... Bütün Eskişehir’in dilinde. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor. Bizim türkü de her tarafa yayıldı. Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, "tahliye olduğunda doğruca bizim eve gelsin görüşelim" diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim. Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim.
Kızın kaşları karaydı, çok da güzeldi rahmetli canım Çok sözleri var türkünün ...Ama unutmuşum.
Kızın akıbeti ne olmuş? Bakın onu da açıklık getiriyor.
" Benim yirmi yedi günlük hapisliğimde düğün yapıldı, evlendi. Altı ay, bir sene kocasıyla kaldı. Benim için ifade verdikten sonra, kocasının evine gitmedi, babasının evine döndü. İşte o zaman babası hapisten çıkınca doğru bize gelsin dedi. Resmen boşanmamışlardı; ayrıydılar. Babam da rıza göstermeyince ben buraları terk ettim.
Kocası öldükten sonra bir iki karşılaştık. Ailesiyle sürekli görüşüyoruz. Tabii konu hassas olduğu için kimse üstüne gitmiyor." 1989 yılında Rahmetli oldu zaten.
Peki tüm hikaye Eskişehir’de yaşanmış ise ve Türkü'de Eskişehir‘de ki bir hapishanede yakıldı ise ZONGULDAK TÜRKÜSÜ olmasının nedeni ne ki ?
"Mustafa TUNA Ankara`da çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Devlet Memuru oluyor..1950`li yılarda Mustafa Bey, Bartın Tapu Kadastro Müdürlüğü'ne tayin ediliyor. İşte o zaman bu türküyü Eskişehir'e mal edilmesin ve olay duyulmasın diye, birazda sevdiği kızı da koruyucu amaçlı Zonguldak`a mal ediyor.."
Bu Türkü TRT sanatçılarından Ahmet Yamacı tarafından derlenip “Zonguldak Yöresi Türküsü” diye kayıtlara geçiyor..
Yani Türkünün resmi sahibi biziz...
2 MEMLEKET BIR HiKAYE
Şimdi bu iddia ile türkünün iki memleketi var...
Peki yıllar sonra biri gelip“ bu çocuk benim” dese hemen alın sizin olsun der misiniz ? Büyütüp adam etiğiniz çocuğu verir misiniz ?
Türkülerin dili var deriz.. ”Doğduğu yerde değil ,büyüdüğü yerde can bulur hayat bulur” deriz .O türkülerde sadece hayat hikayeleri değil, yöreye katığı anlam ile de ünlenir dilenir.. Türküler canlıdır deriz.
Neden deriz bunu ?
Yörede ki tüm aşıklara ilham olur da ondan.
Ninelerimiz, babalarımız, bizzat kendimiz bu Türküyü dinlerken hayat bulmuşuz efkarlanmışız, benimsemişiz...Peki gerçekten “canlı” olsaydı bu Türkü, kabul eder miydi yeni memleketini ?
Eskişehir sakın tek başına sahiplenmesin bu Türküyü. Velayet davası acarız..
Ya Zonguldak'ta, bu iddialara karşılık elde tutulur bir şekilde yeni bir iddia atacak ortaya yada “olan oldu artık” diyecek.
Yapılması gereken en iyi şey Eskişehir ve Zonguldak bu türküyü beraber sahiplenecek ve “ortak bir ebeveyn” gibi bundan sonra bu türküyü ortak yaşatacak.
Karadır kaşların ferman yazdırır,Bu aşk beni diyar diyar gezdirir,
Lokman Hekim gelse, yaram azdırır,
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.
Ormanlardan aşağı aşar geçerim,
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
Nazlı yarin hayali karşımda durur.
Karadır kaşların benzer kömüre,
Yardan ayrılması zarar ömüre,
Kollarımdan bağlasalar demire,
Kırarım demiri, giderim yare.
Ormanlardan aşağı aşar giderim,
Nazlı yari kaybettim,ağlar gezerim,
Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
Nazlı yarin hayali karşımda durur.
Uzaklara gittim,gelirimdiye,
Tabancamı doldurdum vururum
Hiç aklıma gelmez ölürüm diye,
Ölüm ver Allahım ayrılık verme.
Ormanlardan aşağı aşar giderim,
Nazlı yari kaybettim,ağlar gezerim,
Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
Nazlı yarin hayali karşımda durur.
Üç güzel oturmuş karaya bakmaz,
İnsan sevdiğini dilden bırakmaz,
Hey Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz,
Gönül defterinden sildin mi beni.
Ormanlardan aşağı aşar giderim,
Nazlı yari kaybettim,ağlar gezerim,
Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur,
Nazlı yarin hayali karşımda durur.
Milliyetçi camiadan çok sevdiğim bir abi şöyle bi yaşadığı olayı anlattı: "2012 Haziran'ında Abdürrahim Karakoç üstad Gazi Hastanesi'nde yatarken yoğun bakımdan çıktım ama durumu kötü ve günleri sayılıydı. Vefatından birkaç gün evvel hastanede üstadın yanından dışarı hava almaya çıkmıştım, sonra ben döndüğümde odasından bi teyze çıktı. Gittim kendisiyle tanıştım, adının Mihriban olduğunu söyledi. Orda öylece donup kalmıştım.." diye anlatmıştı..
YanıtlaSilRaziye Babacan
YanıtlaSil5 ay önce
Bence orijinal olan bu şekilde söylenmeliydi hep. Ayşe, Fatma, Hatice vb. isimler olan türküler hep söylenmiş. Ben de Raziye ismi de eski isimlerden niye bizim için türkü yok diye üzülürdüm. Meğerse en güzel türkü bizim içinmiş
Hayri Birinci
YanıtlaSil2 yıl önce
Kızın ailesi Rum'dur. Erkek tarafı istemez. Kızın babası razı olur gelin isteyin der ama baba razı olmayınca şehri terk edip gider. Kızın adını hiç bir zaman söylemez aslında.
Fahri Kayhan'dan önce bu türküyü yazan, notaya alan ve derleyip kayıt altına alanlar olmuş.
YanıtlaSilTürkünün söz yazarı Mustafa Tuna'dır. Notaya alan ve derleyen Ahmet Yamacı'dır ve bu bilginin kaynağı da İsmet Yeşilgül'dür. TRT repertuar kaydında verilen isimler de bunlardır.
TRT bir yerlerinden bir şey uydurmuş değil. Elinde kaynağı var, kaydı var. Siz üzerine oturduğunuz kaynağınızla karıştırmayın TRT'nin bilgilerini.
Türkiye'de folklora yönelik çalışmalar 1930'da başlamış ve bu konuda (en azından Zonguldak'ta olanı söyleyebilirim) değerli çalışmalar başlatan Zonguldak Halkevi'dir. Halkevi başkanlığına 1937'den sonra gelen Tahir Akın Karauğuz önemli adımlar atmıştır. Zonguldak Halkeviyle Odeon Plak arasında yapılan işbirliği sonucu Zonguldak ve çevresindeki türkülerin derlenip plağa kaydı çalışmaları başlamıştır.
THM konusunda TRT faaliyet başladıktan sonra titizlikle çalışmış ve bugün çok değerli bir repertuarın elde edilmesini sağlamıştır. TRT bünyesinde bu çalışmaya katkı sunan çok değerli sanatçılara biraz saygı duymak gerekir. Öyle "TRT'nin element uydurması" gibi cahilce laflara muhatap edilecek insanlar değildir, bir milletin kültür hazinesini gelecek nesillere duyurmaya çalışmış, insanlar.
"Bazı kaynaklar söz Fahrikayhan old doğruluyor" ne demek bu cümle? Hangi kaynaklar bunlar? TRT arşvinde repertuar numarasına, kaynak kişisine kadar her şey yazıyor. Sizin kaynak nerede? Öyle "bazı kaynaklar" demekle olmuyor. Kimdir söylemek gerekir.
İşte Gerçek Bir Hi,kaye daha:
YanıtlaSilkedicumhuriyeti
kedicumhuriyeti
3 hafta önce (düzenlendi)
Orta okulda bi çocuk vardı hafif kamburdu ve kekemeydi çocuğun babası vefat etmişti bu yüzden kekelerdi çocukluktan kalan bir şeyidi. ilk başlarda hiç ciddiye almazdım o çocuğu adam yerine bile koymazdım Allah affetsin bir gün müzik dersi vardı sınıfta Leman diye biri vardı meğer ki o çocuğun kuzeniymiş hoca sesi güzel olan varmı dedi Leman hocam kuzenimin sesi çok güzel demişti bende dalga geçercesine güldüm bu kekeme nasıl da güzel söyleyebiliridi komik gelmişti. çocuk başladı türküye lanet olsun o kadar güzel sesi vardı ki hiç kekelemeden devam ediyor Du. Bi an bana baktı gözleri dolmuştu sanki bana yad ediyordu o şarkıyı bende bu ara da kara kaşlı kara gözlüyüm utandım kafamı eğdim ders bitti herkes çıktı donup kalmıştım neydi o öyle kalbim titremişti yanıma geldi o çocuk kekelemeden seni sevdim dedi ama bunu hak etmiyorsun onunla dalga geçtiğimi anlamıştı Bi an dünyam durdu sadece onu gördüm kalktım sarıldım ona ağladım özür dilerim özür dilerim diye tamam dedi masum bir çocuk gibi saçlarımı okşadı seni affettim dedi onunla güzel başladı her şey çok güzeldi ta ki onu iki yıl sonra toparağa verinceye kadar çok erken bıraktı beni yapamıyorum onsuz artık dayanamıyorum gözlerim onu arıyor onsuz 9 yıl geçti seni çok seviyorum ve söz veriyorum kendimi sana saklayacağım elbet bir gün seninle olacağız bal gözlüm ❥
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil